Ziyaretçi Defteri

Ziyaretçi defteri için yeni bir kayıt yazın

 
 
 
 
 
 
 
* İle işaretlenmiş alanlar zorunludur.
E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
Kaydınız yalnız biz onu inceledikten sonra ziyaretçi defterinde görüntülenir.
Kayıtları düzenleme, silme veya yayınlamama hakkımız saklıdır.
2675 kayıt.
cüneyt köse cüneyt köse
26 Şubat, 2011 at 06:20
askerligim budak doğanca karakolunda gectii 2006 yılında unutamamm bu siteyi acalara cok teşekkürler
Lütfen bekleyin...
ali aksöyek ali aksöyek
25 Şubat, 2011 at 18:03
SINAVA HAZIRLANAN ÇOCUĞA YAKLAŞIMLAR Çocuğumuza karşı yaptığımız yanlışlar Senden ne köy olur ne de kasaba Senden adam olmaz Ben senin zamanındayken... Başarılı olursam severim Eti sizin kemiği bizim Benim istediğim mesleği seçeceksin Yeteneklerinin üstünde hedef gösterme (Kaliforniya üni.) Gerçekleştiremediklerimizi onlardan beklemeyelim Hele sen bir kazanama... Çocuğumuza karşı yaptığımız doğrular Sana güveniyorum Başarılı olman için ben ne yapabilirim (pazarlık) Mesleki bilgi verme Kontrol etmeli Danışman öğretmenle sürekli iletişim Yeteneklere göre yönlendirme Başka neler yapabiliriz Ev ödevleri için uygun mekan hazırlayınız Ders çalışmaları için zaman tanıyınız Televizyonu ve müziği kapatalım Bilgisayar ve internet için sınırlama getirelim. Çocuğunuzdan Mektup var... Çok konuşup çok bağırmayınız. Yüksek sesle söylenenleri pek duymam. "ben senin zamanındayken"diye başlayan sözleri hep kulak ardı ederim. Beni korkutmaya çalışmayınız. Yaramazlık yaptığım zaman beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın. Ceza vermeden önce beni dinleyiniz. Beni yeteneklerimin üstünde işlere zorlamayın. Başarabileceğim işleri benden bekleyiniz. Başaramazsam övünüz. Bana güvendiğinizi belli ediniz. Beni sakın ha başkalarıyla kıyaslamayın. Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayınız. Beni köşeye sıkıştırmaya çalışmayınız. Yalana sığınmak zorunda kalırım. Bana sinirlenebilirsiniz ama beni aşağılamayın. Başkalarının yanında onurumu kırmayınız. Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz, tersine beni size daha çok yaklaştırır. Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çalışmayınız. Biliyorum ara sıra sizi üzüyorum. Bana verdiklerinizden benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum. Biraz önce sıraladığım istekler size çok geldiyse birçoğundan vazgeçebilirim; yeter ki BENİ BEN olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın. Benden "ÖRNEK" çocuk olmamı beklemezseniz, bende sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem. Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter. Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi. Ama seçme hakkım olsaydı, sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim. Sevgiler Çocuğunuz Şebnem ALTUN PSİKOLOJİK DANIŞMAN
Lütfen bekleyin...
nesrin Güneş nesrin Güneş
23 Şubat, 2011 at 10:23
Sevgili Yılmaz Abi asıl sizler sağolun biz sadece okuyup çıkıyoruz. sizler asıl teşekkürü hakediyorsunuz. Maşallah sitenin 4. yılını gördük nice yıllara. 40. yılını artık inşallah evlatlarımız görür :)))
Lütfen bekleyin...
Nesrin Güneş Nesrin Güneş
23 Şubat, 2011 at 09:54
Tabiki Emre bir yerde sana katılıyorum senin dediğin imkansızlıklar yurdun birçok yerinde yaşanıyor. kaldı ki sizler eğitimcilersiniz benden tabiki çok daha iyi bileceksiniz sonuçta eğitimini aldınız. Benim yazdıklarım sadece benim gözlemlerimdir. Ama yine de her imkansızlığa rağmen o çocuklar içinde senin de dikkatini çeken diğerlerinden fark yaratabilen 1,2 zeki çocuk vardır. Çocuklar arasında o farklar olmasa niye sbs vb. sınavlar yapılıyor. sbs nin adı seviye belirleme sınavı değilmidir. o zaman yapılmasın bu sınavlar çok sevgili eğitimci yöneticilerimiz çocukların seviyesini belirlemesinler nasılsa onlar sonra başarılı olucak niye şimdiden onları ayırıp köreltiyorlar. bu gün hangi dersaneye gitsen çocuğumu dersaneye yazdırıcam desen o çocuğu önce seviye belirleme sınavına sokuyorlar ona göre sınıflara ayrıştırıyorlar. her okulda olmayabilir ama bazı okulllarda da oluyor hatta benim çocuklarımın okulunda da bu uygulama vardı. doğru veya yanlış olduğu tartışılır. sevgi ve saygılar...
Lütfen bekleyin...
ilknur ükiser ilknur ükiser
22 Şubat, 2011 at 20:47
selam . resim galerisinde ilkokul kategorisi 2. sayfada sünnet resmi varya mehmet boztuna hocam başta olan foto . o resimde ahmet oktay doğru ama öteki ferit değil kenan yıldız . kaç zamır yazıcam bi yürlü fırsat olmadı kısmet bugüneymiş köyüme sevgiler.
Lütfen bekleyin...
ali aksöyek ali aksöyek
22 Şubat, 2011 at 18:25
teşekkür değerli budakdoğancaköyü sitesi yöneticileri; gönderdiğim yazılarımı sitenizde yayınlama nezaketinde bulunduğunuz için çok teşekkürler.. değerli müdürüm Necmettin Kıyıcı kardeşime de sitenizi çok beğendiğimi yazmıştım. 30 yıllık bir eğitimci olarak eğitim ve öğretime yaptığınız katkılar dolaysıyla şükranlarımı sunarım. sağlıcakla kalın... Ali Aksöyek / Fen ve Teknoloji Öğretmeni/İstanbul Not: yazılarımı okuyan ve yorum yazan arkadaşlarımada teşekkür ediyor saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
Lütfen bekleyin...
ali aksöyek ali aksöyek
22 Şubat, 2011 at 18:13
Bizim Çocukluğumuz Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım. Hatta babamın bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki. En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Cafeler de, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik. Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık. Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana içerdik. Kısacacı evine girip gelen ( ki sadece çişi gelen giderdi evine ) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi. Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi. Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu. Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık. Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık. Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik. Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum. Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem. Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece; bilmem kaç kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok. Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar... Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz. Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. Ben kapılarında vale lerin, bady lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana. Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder. Nedir bunlar? Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk. Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. İyi de neden böyle olduk ? Biz mi istemiştik? Her toplum haketiği gibi yönetilir derler ya, hakettiği gibide yaşar diyelim mi? (Yazari bilinmiyor)
Lütfen bekleyin...
Emre KIYICI Emre KIYICI
22 Şubat, 2011 at 16:54
Nesrin Abla görüşlerine katılmadığımı belirtmek isterim. Karne kesinlikle başarının ölçüsü değildir. Her zaman böyle düşünmüşümdür ve de bunu bu sene edindiğim tecrübeyle de sabitledim. Siteye koyulan bir fotoğrafı inceledim. "yorumsuz" başlığı altında. sanırım bizim köy okulunun en az bir 35-40 sene öncesinden bir görüntü. Sene 2011 o yılların üzerinden neredeyse yarım asır geçecek fakat şu a çaldıran da çalıştığım köy okulunun durumu o fotoğraftakinden farksız hatta inan daha bile ihtiyaca sahip durumdadır. bu şartlar altında bu çağda okumaya gayret gösteren öğrencinin sene içerisinde girdiği sınavlar neticesinde karnesine yansıtabildiği notları kesinlikle başarısının ya da zekasının bir ölçüsü değildir, olma ihtimalinin bulunması da mümkün değildir. saygılar, sevgiler.
Lütfen bekleyin...
Necmettin KIYICI Necmettin KIYICI
22 Şubat, 2011 at 13:45
Ben Yorumsuz adlı haberdeki fotoda 110 kişi saydım. Belki daha fazla olabilir. 70 hane köyde 110 öğrenci, çok iyi bir sayı..
Lütfen bekleyin...
YILMAZ FINDIK YILMAZ FINDIK
21 Şubat, 2011 at 12:03
MADDE 1478- (1) Zarar gören, uğradığı zararın sigorta bedeline kadar olan kısmının tazminini, sigorta sözleşmesi için geçerli zamanaşımı süresi içinde kalmak şartıyla, doğrudan sigortacıdan isteyebilir. BU YAZDIĞIM BİLKAN İÇİNDİ UMARIM NE DEMEK İSTEDİĞİM ANLAŞILIYORDUR :)))))) Diğer konu Nesrin TÜKENMEZ GÜNEŞ...Helal sana Nesrin yeğenim senin bu siteye gösterdiğin ilginin ONDA BİRİNİ diğer köylülerimiz de gösterse BU SİTEYİ KİMSE TUTAMAZ...İlgine ÖZEL TEŞEKÜRLERİMİ SUNUYORUM....
Lütfen bekleyin...
bilkan yavuz bilkan yavuz
21 Şubat, 2011 at 10:38
yeni türk ticaret kanunu 1475 madde + 2 tanede geçici madde olmak üzere toplam 1477 dir
Lütfen bekleyin...
ali aksöyek ali aksöyek
20 Şubat, 2011 at 19:52
düzeltme öğretmenim annem gibi kokuyorsun isimli yazıyı " TEDDYDEN ÜÇ MEKTUP" şeklinde başlığını değiştirerek tekrar gönderiyorum. saygı ve selamlar... ali aksöyek TEDDYDEN ÜÇ MEKTUP Teddynin mektubu bugün geldi. Okuyup bitirdim ve şimdi onu, hayatımda önemli yeri olan şeyleri sakladığım sedir ağacından yapılma sığa kaldıracağım. "Önce sizin duymanızı istedim." Yazdığı bu sözleri okurken gülümsüyor ve hak etmediğim bir gurur duygusuyla doluyordum. Teddy Stallardı 15 yıl önce, beşinci sınıfta öğrencim olduğundan beri görmemiştim. O sıralar, henüz kariyerinin başlangıcında olan iki yıllık bir öğretmendim. Sınıfa ilk girdiği günden itibaren Teddyden nefret etmiştim. (herkes aksini düşünse bile.) Öğretmenlerin özellikle tercih ettikleri öğrencileri olmaması gerekir. Daha da önemlisi, hiçbir çocuğa özel bir antipati göstermememiz gerektiğidir. Yine de, her yıl bağlanmaktan kendimizi alamadığımız birkaç öğrenci çıkar, çünkü öğretmenlerde insır ve insan doğası gereği, ister 10 ister 25 yaşında olsunlar, parlak, güzel ve zeki insanları tercih etme eğilimindedir. Allahtan pek sık olmamakla birlikte kimi zaman da bir öğretmen sınıfındaki birkaç öğrenciyle yakınlık kurmayı başaramaz. Teddy yaşamıma girinceye kadar, duygularımı gerektiği şekilde denetleyebileceğimi sanıyordum. O yıl sınıfta özellikle hoşlığım bir çocuk yoktu, fakat Teddyden hoşlanmadığım tartışma götürmez bir gerçekti. Teddy pis bir çocuktu. Hem de ara sıra değil, sürekli olarak pisti. Saçı kulaklarının üstüne kadar uzamıştı ve sınıfta yazı yazarken, sık sık saçlarını gözlerinin önünden çekmesi gerekiyordu (üstelik bu hareket o zamanlar henüz moda olmamıştı). Ayrıca, bir türlü adlıramadığım tuhaf bir kokusu vardı. Fiziksel kusurlarının çokluğuna ek olarak, zihinsel durumu da pek parlak değildi. İlk haftanın sonunda, onun sınıftaki diğer çocuklara göre umutsuz bir biçimde geri kaldığını anlamıştım. Yalnız; yetersiz bilgiye sahip olmakla kalmıyordu. Resmen yavaş öğrenen bir çocuktu. Hızla ondan uzaklaşmaya başladım. Hangi öğretmene sorsanız, parlak bir çocuğu eğitmenin daha büyük bir zevk olduğunu söyler. Böyle bir çocukla alınan sonuçlar, insanın benliğini okşar. Ama diplomalarını hak etmiş her öğretmen, parlak çocuğa uygun bir çalışma programı hazırlayarak, öğrenme heyecanını canlı tutar ve asıl çabalarını daha yavaş öğrenen çocukları ilerletmek için harcar. Her öğretmen bunu yapabilecek durumdadır ve çoğu gerçekten de yapar, ama ben yapmadım. En azından o yıl yapmadım. En iyi iyi öğrencilerim ve onları ellerinden geldiğince izleyenler üzerinde yoğunlaştım. İtiraf etmeye utanıyorum ama kırmızı kalemimi kullanmaktan sapıkça bir zevk alıyor ve ne zaman Teddynin ödevlerini kontrol etsem, zaten bol bol kullığım " yanlış" işaretlerimi iyice koyu kırmızı yapıyordum. "Yetersiz bir çalışma" diye yazıyordum kâğıtların üstüne... Çocuğu açıkça hırpalamadığım halde, sınıf tutumumu fark etmişti. Kısa sürede Teddy, sınıfın günah keçisi oldu. Sevilmeyen ve sevilmesi mümkün olmayan dışlanmış bir kişi haline geldi. Ondan hoşlanmadığımı biliyor, fakat nedenini anlayamıyordu. Aslında ben de ona karşı neden böyle yoğun bir hoşnutsuzluk duyduğumu bu gün bile anlayabilmiş değilim. Tek bildiğim, bu küçük çocuğa kimsenin aldırmadığı ve benim de onun durumunu düzeltecek hiçbir şey yapmadığımdır. Günler böylece geçip gitti. Sonbahar bayramını, Şükran Gününü geçirdik ve ben kırmızı kalemimi büyük bir zevkle kullanmaya devam ettim. Noel yaklaştığında, Teddynin sınıfa yetişmesinin mümkün olamayacağını biliyordum. Sınıfta kalacaktı. Kendimi haklı çıkartmak için, onun dosyasını gözden geçiriyordum. İlk dört sene boyunca hep notlar almış, fakat sınıfta kalmamıştı. Bunu nasıl başardığını bilemiyordum. Onun hakkında tutulmuş olan kişisel notlara ise hiç aldırmıyordum. Birinci sınıf: Teddy çalışması ve tavrıyla umut veriyor, ama ev ortamı iyi değil. İkinci sınıf: Teddynin durumu daha iyi olabilirdi. Annesi ölümcül bir hastalık çekiyor ve evde ona yardım edecek kimse yok. Üçüncü sınıf: Teddy hoş bir çocuk. Yardımsever, fakat fazla ciddi. Ders yılı sonunda annesi vefat etti. Dördüncü sınıf: Çok yavaş, fakat davranışları çok iyi. Babası pek ilgilenmiyor. " Eh, dört kez sınıf geçmesine izin vermişler. Ama beşinci sınıfı kesinlikle tekrarlayacak, oh olsun. " Düşüncelerim bunlardı. Sonunda, Noel tatili öncesi son okul günü geldi. Kürsünün üzerindeki küçük ağacımız kâğıttan ve patlamış mısırdan yapılma zincirlerle süslüydü. Altında yığılmış olan hediyeler, büyük anın gelmesini bekliyordu. Öğretmenlere Noelde pek çok hediye verilir. Fakat benim o yıl hediyeden yana şansım daha da açıktı. Çocukların tümü hediye getirmişti. Açtığım her paket karşısında hayranlık gösteriyor ve armağanıyla gururlanan çocuğa içtenlikle teşekkürler ediyordum. Teddynin hediyesi elime geçen son hediye değildi, onu yığının ortasında bulmuştum. Paket olarak bir kesekâğıdı kullanılmış, kâğıdı bir noel ağacı ve kırmızı çıngıraklar çizerek süslemiş, bantlarla yapıştırmıştı. Paketin üzerinde, "Teddyden Bayan Thompsona yazısı vardı. Sınıfa mutlak bir sessizlik çökmüştü. Paketi açarken, çocukların tümü beni izlerken biraz utangaçtım. Son bant parçasını da koparttığımda, masama taşlarının çoğu dökülmüş, gösterişli bir bilezik ve yarısı boşalmış, küçük bir kolonya şişesi düştü. Söylenme ve fısıltıları duyuyor, ara sıra Teddyye bakıyordum. "Ne hoş değil mi?" diyerek bileziği koluma taktım. "Teddy kancayı takmama yardım eder misin?" Kancayı takarken utangaç bir tavırla gülümsüyordu. Elimi öne uzatarak, bileziği herkese gösterdim. Birkaç tedirgin "Oo" sesi duyuldu. Kolonyayı kulaklarımın arkasına sürdüğüm zamansa, küçük kızların tümü sıraya girerek birer damla kolonya istediler. Hediyeleri sonuna kadar açtım. Yanımızdaki yiyecekleri yediler ve sonunda zil çaldı. Çocuklar, "Gelecek yıl görüşürüz" ve " Mutlu Noeller" çığlıklarıyla dağıtıldı. Sadece Teddy masasından kalkmamıştı. Herkes gittikten sonra, kitaplarını ve göğsüne bastırarak yanıma geldi. Yumuşak bir sesle, "Tam annem gibi kokuyorsunuz" dedi, "Bileziği de size çok yakıştı. Beğendiğinize sevindim. Hızla sınıfı terk etti. Bense kapıyı kilitleyip, masama oturdum ve ağlayarak, Teddyye çektirmiş olduğum yoksunluğu telafi etmeye, ilgili bir öğretmen olmaya karar verdim. Noel tatilinin bitiminden okul yılının son gününe kadar her öğleden sonra sınıfta kalarak Teddyle meşgul oldum. Bazen birlikte çalıştık, bazen de o çalışırken ben derslere hazırlım ya da ödevleri okudum. Hızlı, fakat emin adımlarla sınıf seviyesine yetişiyordu. Notları giderek yükseldi. Sınıfta kalmadı. Hatta son not ortalamaları sınıfın en iyileri arasındaydı. Okul kapığında, bulunduğumuz eyaletten ayrılacağını bildiğim halde, onun için kaygılanmadım. Teddy, ertesi yıl nereye giderse gitsin, okulda başarılı olabilecek duruma gelmişti. Esaslı bir başarının tadını almıştı ve öğretmenlik derslerinde bize öğretildiği gibi, "BAŞARI BAŞARIYI GETİRİR"di. Yedi yıl sonra, Teddyden ilk kez haber aldım. Posta kutusunda ilk mektubunu bulmuştum: Sevgili Bayan Thompson, Önce sizin duymanızı istedim. Gelecek ay, sınıf ikincisi olarak mezun olacağım. Bağlılıkla, Teddy Stallard Ona bir tebrik kartı ve içinde dolmakalem ve kurşunkalem takımı bulunan küçük bir hediye paketi gönderdim. Mezuniyetten sonra ne yapacağını merak ediyordum. Dört yıl sonra Teddynin ikinci mektubu geldi. Sevgili Bayan Thompson, Önce sizin duymanızı istedim. Biraz önce, sınıf birincisi olarak mezun olacağımı öğrendim. Üniversite kolay değildi, ama benim hoşuma gitti. Bağlılıkla, Teddy Stallard Ona, adının baş harflerini taşıyan bir gümüş kol düğmesi ve bir kart gönderdim: seninle öyle gurur duyuyorum ki, uçabilirim. Ve şimdi, bugün: Teddynin son mektubu: Sevgili Bayan Thompson, Önce sizin duymanızı istedim. Bugünden itibaren ben, Tıp Doktoru Theodore J. Stallardım. Buna ne dersiniz? 22 Temmuzda evleneceğim. Acaba nikaha gelir ve annem sağ olsaydı oturacağı yerde oturur musunuz? Orada hiç akrabam olmayacak, çünkü babam geçen yıl öldü. Bağlılıkla, Teddy Stallard Tıp fakültesini bitirmiş ve mesleğe kabul sınavlarını vermiş bir doktora ne hediye edilir, pek bilemiyorum. Belki de nikahı bekler ve bir ev hediyesi götürürüm. Ama tebriklerimi derhal ulaştırmalıyım: Sevgili Ted, Kutlarım. Başardın, hem de kendi başına. Benim gibilere rağmen ve bizim yüzümüzden sonunda bugüne ulaştın. Tanrıya emanet ol. Nikâhında, eteklerim sevinçten zil çalarak, orada olacağım. Elizabeth Silance Baynard (Sınıf Yönetimi, Doç . Dr. Ayhan AYDIN, Alfa Yayınları, İstanbul-2000)
Lütfen bekleyin...
ali aksöyek ali aksöyek
20 Şubat, 2011 at 16:39
Öğretmenim Annem Gibi Kokuyorsun Bu hikâye, yıllar önce bir ilkokul öğretmenin başından geçen gerçek bir hikâyedir. Öğretmenin adı; Bayan Thompsondur. 5. sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci dikkatini çeker. Öğrencin adı Teddy Stoddardtır. Bir önceki yıl, Bayan Thompson Teddyyi gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını, giysilerinin kirli ve öğrencinin de banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü. Teddy her zaman çok mutsuz görünüyordu. Çalıştığı okulda Bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti. Ve Teddynin bilgilerini incelemek üzere en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü birinci sınıf öğretmeni, "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı. İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu. Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek" diye yazmıştı. Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor. Hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor" demişti. Okuduğu bu belirlemelerden sonra Bayan Thompson sorunu çözmüştü. Ve öğrenciler ona güzel kâğıtlara sarılmış, süslü kurdelelerle paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddynin öğretmene armağanı kaba bir kesekâğıdına beceriksizce sarılmıştı. Teddynin armağanını diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Öğrencilerin bir kısmı, paketten çıkan bazı taşları düşmüş ve sahte taşlardan yapılmış bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar. Fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı. O gün okuldan sonra Teddy öğretmeninin yanına gelerek "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi. Çocuklar gittikten sonra öğretmen uzunca bir süre ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmeyi ikinci plana bırakarak eğitimi öne çıkardı. Teddyye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekâsının tekrar canlığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum sözleri bir gerçek olmakla birlikte, Teddy onun en sevdiği öğrencisi olmuştu. Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddydendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. O notta, liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Bayan Thompsonun hâlâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddyden. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve Bayan Thompson hâlâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Ve çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve hâlâ Bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.
Lütfen bekleyin...
ALİ AKSÖYEK ALİ AKSÖYEK
20 Şubat, 2011 at 15:10
Ben Okumayacağım Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu. Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin kazırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe yaramadığını gördükçe telaşım artıyordu. Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğimden çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. Kızım acaba geri zekalı mı diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum. O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında,kızıma heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımıda tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup, silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utığım bir tokat attım.Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi ilerliyordu. Sessizliği bozan ben oldum. "Neden? Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?" Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum. Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşledim biricik kızım, benim, ben öğretmen Emine Özgençin kızı "Okumak istemiyorum" diye bağırıyordu. Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim. "Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız bırakıp işe gitmeyeceğim, Çalışmayacağım, Ben sadece anne olacağım." Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım söylüyordu. "İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" di ye düşündüm. Sanki, birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film oynamaya başladı. Yozgatın Nohutlu Tepesinde, o her çıkışımda hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi hatırladım. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsuna,anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp, -"Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. -Burası çocuk yuvası değil ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi. O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allaha yalvarışlarım.Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum. -"Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca, -"Korktum, ağladım,ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma sarılışı.Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Bir türlü filmin sonu gelmiyordu. Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım. O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı. Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu. "Kızım, ben annenim,aç kapıyı" dedikçe o "Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim. Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesinde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum feryat figan ağlıyordu. Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yan olayları anlatıyor, bir yan balkona doğru koşuyordum. Bir salye bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna ulaştım. Ben,153 santimlik ufak tefek kadın, bir salye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti. Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım... Göz yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece "Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. O gün öğleden sonraki ilk dersimi kaçırdım.Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür muavini, sonra müdür tarafından azarlım ama hiç cevap vermedim. Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu. Evet bu acı film bitecek gibi değil. Kızımın sesiyle irkildim. "Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi böylesine hırpalamamıştı. Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl?.. Bu allak bullak beyinle nasıl? Öğlece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü bulabildim. "Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak, okursan,bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda değilsin ki.Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu. Ertesi gün okuldangeldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım,okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı. Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu. Bu sorunun cevabı öyle uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik. Şimdi kızım, Gazi Üniversitesinde işletme okuyor. Anadilini çok iyi okuyup, yazdığı gibi iyi derecede İngilizce de biliyor. En önemlisi bir kadının hangi şartlarda olursa olsun çalışması ve ekonomik özgürlüğünü elde etmesi gerektiğine inanıyor. En güzeli de her fırsatta "Canım annem diye sarılıp yanaklarımdan öpüyor. Ben de onun, daha önce "o utığım tokatla" kızarttığım yanağından öpmeye özen gösteriyorum. Emine Özgenç
Lütfen bekleyin...
Nesrin Güneş Nesrin Güneş
20 Şubat, 2011 at 11:07
Karne başarının ölçüsü değildir yazısına maalesef katılamıyorum. sizin kendi hakkınızda yazmış olduklarınız bir istisnadır. Dediğiniz gibi zaten sizin zeki oluğunuz ilokulda belliymiş,sonraki yaşadıklarınızdan etkilenmişsiniz o kadar. Zeki bir çocuk daha 3,5 yaşından belli oluyor. bir çocuk ilkokulda neyse ilerki yaşlarda da o oluyor bence. mesela ben vasat bir öğrenciydim hepte öyle oldum. Başarılı arkadaşlarımın çoğuda iyi yerlerde çalışıyor. Başarı patlaması göstereni görmedim ya da bana denk gelmedi. Burayı okuyan öğrencilere tavsiyem ilerde başarı patlaması yapacaklarını beklemesinler daha fazla ders çalışarak karne notlarını yükseltsinler. Karne notları çalışarak yükseliyor temenni ederek değil.Benimde iki oğlum var çok şükür şimdilik dersleri iyi ama biraz kendilerini saldılarmı notlar düşüyor. benim amacım kimseyi kırmak değil sadece düşüncelerimi yazdım. Ünv. okumayıp yetenekleri sayesinde ya da iş hayatına erken atılıp başarı kazananları da yazdıklarımın dışında tutuyorum. sevgi ve saygılar...
Lütfen bekleyin...
ali aksöyek ali aksöyek
19 Şubat, 2011 at 10:55
KARNE BAŞARISI ÖLÇÜ DEĞİLDİR İlkokulu pekiyi derece ile bitirdim. Ortaokula gelince başarı seviyem düştü. Ortaokulu zor ve güç bela bitirebildim. Ailemde sağlık sorunları baş gösterdi. Babam ve annem büyük ameliyatlar geçirdi. Bu da benim ve kardeşlerimin psikolojisini bozdu. Aile büyüklerimizin sağlık durumlarından başka bir şey düşünemez olduk. Ancak sorunlar çözüldükten sonra kendimize gelebildik. Ama maalesef bu durumlar karnemize başarısızlık olarak yansıdı. Başarısız bir öğrenci görüntüsü çizdik. Lise tahsili ile birlikte bambaşka bir döneme girdik. Başarı açlığımızı giderdik. Lise ve üniversiteyi bitirmemiz bizden beklenmiyordu. Ama ailem birçok eleştirilere kulak tıkayarak okumamız için canla başla mücadele ettiler. Akrabalarımız bile okuyamıyor bir mesleğe çırak verin demişler. Ailemiz bunları bize yıllar sonra söylediler. Biz de bir potansiyel varsa ve ailemizde çevreden etkilenmeden bizleri desteklerse okuyabiliriz. Öğrenciler yarış atı değildir. Velilerde böyle düşünmemelidir. Öğrenciler, kendi yaşıtları ile kıyaslanmamalıdır. Her çocuğun yeteneği ve potansiyeli farklıdır. Doğru olan çocukların yetenekleri doğrultusunda eğitim almalarıdır. Zaman zaman karnedeki dersler başarısız gibi gözükebilir. Bu durum bizleri yanıltmamalıdır. Zamanı geldiğinde öğrenci bir başarı patlaması yaparak bizleri şaşırtacaktır. Bizler çocuğumuza inan_dığımızı başarabileceğine güvendiğimizi hissetirebiliyoruzmu? O zaman sorun çözülmüş demektir. Yineliyorum karne başarısı bir ölçü değidir. Çünkü insan yaşamı göz önünde tutulduğunda karşılaştığımız sorunları çözdüğümüzde bilgi ve becerimizin arttığını görebiliyor, zamanla eksiklerimizi giderebiliyoruz. Başarısız yönlerimizi görüp o yönde kendimizi geliştirebiliyoruz. Önemli olan birilerinin bunu söylemesinden ziyade bizim bunu kendimizin görebilmesidir. Ali Aksöyek
Lütfen bekleyin...
nesrin güneş nesrin güneş
17 Şubat, 2011 at 19:33
Tartma, eşarpın yünlü olanına deniyordu yanlış hatırlamıyorsam.Daha kalın oluyordu.
Lütfen bekleyin...
Necmettin Kıyıcı Necmettin Kıyıcı
14 Şubat, 2011 at 17:19
Evet Yılmaz, dediğin doğru Başörtüsü olarak kullanılan eşarp,şarpa.. Ama türban değil tabiki.. Bugün Halil Çelik ve Yaşar Emirde telefon ile arayarak aynı şeyi söylediler. BDK Sözlüğüne yazabiliriz.Selamlar...
Lütfen bekleyin...
YILMAZ FINDIK YILMAZ FINDIK
14 Şubat, 2011 at 01:20
Baş örtüsü olarak kullanılır diye biliyorum...Şarpa de denirdi gibi hatırlıyorum
Lütfen bekleyin...
Necmettin KIYICI Necmettin KIYICI
13 Şubat, 2011 at 18:26
Tartma nedir? Bu kelimeyi babam çok kullanırdı. Akşam bizdeydi, laf arasında tekrar kullanınca Bizim Sözlük e yazmak aklıma geldi. Ama önce anlamını bir teyit edelim istedim. İlgilenen arkadaşlardan cevap bekliyorum..
Lütfen bekleyin...